Bu gadget'ta bir hata oluştu

26.6.12

MACARISTANDA TURANCILIK


Osmanlı Devleti'nde, Azerbaycan'da, Kırım'da ve Kazan'da Türkçü görüşler gittikçe güçlenirken, Macaristan'da yepyeni bir hareket ortaya çıkıyordu: Turancılık. O yıllarda Türkçülük ağır ağır mesafe alırken "Turan" kelimesi ve kavramı henüz kullanılmıyordu. Türk birliği, zihinlerde belli belirsiz şekillenmeye başlamıştı. Ama buna, hele siyasî bir kavram olarak "Turan" adını vermek yolunda bir hamle görülmüyordu.  

Macaristan'da Turancılık eğiliminin belirmesi, 19. yüzyıl sonundaki köken araştırmalarından hız almaktaydı. Macarlar, Avrupa'nın ortasında yaşamalarına rağmen, diğer Avrupalı kavimlerle aralarında farklar olduğunu görüyorlardı. 


 Bu sırada Ármin Vámbéry adında bir araştırmacı, klâsik bir eğitim almamış olmasına rağmen Türkoloji alanında çalışmalar yapmaya başlamıştı. Doğu ülkelerine olan merakı dolayısıyla Türkçe, Arapça ve Farsça’yı öğrenen Vámbéry, İstanbul'a gelmiş, burada kaldığı üç yıl boyunca Osmanlı aydınlarıyla ve yöneticileriyle yakın ilişkiler kurmuştu. Daha sonra üç yıl sürecek bir Asya seyahatine çıkmış, Reşid Efendi adıyla bir sahte derviş kimliğine bürünerek gezdiği Türk illerini yakından tanımıştı. Bu seyahatten dönüşünde Budapeşte Toplum Bilimleri Üniversitesi'nde profesörlüğe getirilmiş, burada Türkoloji kürsüsünü kurmayı başarmıştı. Bu kürsü, bütün dünyada üniversite içinde kurulan ilk bağımsız Türkoloji birimi olma özelliğini taşımaktadır. Vámbéry'nin çalışmaları, artık sadece Macaristan'da değil, Osmanlı Devleti'nde de geniş bir ilgiyle takip edilmeye başlamıştı. 

Türk kökenli topluluklar üzerindeki araştırmalar gittikçe sistemli hâle gelirken, bünyesinde çok sayıda Türkçe kelime barındıran Macarca’nın hangi dillerle akraba olduğu konusu üzerinde de durulmaktaydı. Türkçe’yle ve Fince’yle dil akrabalığı bağları gittikçe ön plâna çıkıyordu. Bu bağlar, aynı zamanda siyasî bir içerik de kazanıyor, Macarların hangi kavimlerle akraba olduğu meselesi üzerinde tartışmalara girişiliyordu.

Türkçe’yle ve Türk dünyası ile tarihî bağları öne çıkaran görüşler, halk tarafından da sempati ile karşılanıyordu. Türkler Müslüman’dı, Macarlar ise Katolik Hıristiyan. Türklerin en yakın temsilcisi olan Osmanlılar, Macaristan'ın bağımsızlığına Mohaç Meydan Savaşı ile son vermişlerdi, bu da doğruydu. Ama, bu gerçekler Türklere duyulan yakınlığı engellemeye yetmiyordu. Macarlar, kökeni Asya olan bir halktı ve Türklerle akrabaydı. Fakat sadece Türklerle değil, Ural-Altay, Fin-Ugor ve Uzak Asya halkları da, Turan kavramının çerçevesi içine sokuluyordu: Macarlar, Finler, Estonyalılar, İslâvlaşmamış Bulgarlar, Türkler, Tatarlar, Türkmenler, Kırgızlar, Özbekler, Başkurtlar. Fakat bazıları "Turan"ı daha geniş kapsamlı düşünüyorlar, bu saydıklarımıza ilâveten Japonları, Korelileri, Moğolları, Çinlileri, Siyamlıları, Tibetlileri de Turan'ın diğer ortakları olarak düşünüyorlardı.

Turan kavramını ilk kullananlardan biri de Macar araştırmacı Miksa Müller'di. Müller, Hind-Avrupa ve Sami ırkından olmayan Asya kavimlerini 'Turan halkları' adı altında tek bir topluluk olarak kabul ediyordu. Müller'e göre, Turan kavimleri kuzey ve güney olmak üzere iki kola ayrılıyordu. Kuzey kolu (Ural-Altay grubu) Tunguz, Moğol, Türk-Tatar, Fin-Ugor ve Samoyed olmak üzere ayrıca beşe ayrılıyordu. Güney kolunu ise Tamal, Tibet-Botan, Tay-Siyam ve Malay halkları meydana getiriyordu.
Tabiî ki, dil, tarih, etnografya ve kültür araştırmalarının henüz emekleme döneminde bulunduğu bu sıralarda, sözünü ettiğimiz gruplaşmaları gerçekmiş gibi kabul eden çevreler hayli genişti. Ama, ilmî çalışmalar ilerledikçe bu tür sınıflamaların bir anlam ifade etmediği ortaya çıkacaktı. O dönemde, Macarların, kendi kimliklerini geniş bir topluluğun mensubu olmakla daha yüksek değerde ortaya çıkarma eğilimleri de önemli rol oynuyordu.

Macar Turancılığının en önde gelen simalarından Pal Teleki, sonraları yaptığı bir açıklamada, bu duruma şöyle bir yorum getirecekti: 

"Siyasî hareketlerin ve ülkülerin haklılığının ölçüsü hiçbir zaman ilmî gerçek olmamıştır. İlmî gerçek doğrulasın veya yalanlasın fark etmez. Siyasî hareketlerin ve ülkülerin haklılığının ölçüsü, ülküye olan inancın güçlü olması ve başarıdır".

Buna karşılık, Turancılık, adı söylenmese bile, Türk aydınları arasında 'Türklerin birliği' olarak tanımlanıyordu. Bu itibarla, Macar Turancıları ile Türkçüler arasında derin bir yorumlama farkı vardı. Bununla beraber, Macarlar artık yüzlerini doğuya dönmüşlerdi. Geleceklerini, geçmişlerinin bulunduğu o topraklarda aramalıydılar. Bu eğilimin gittikçe güçlenmesi, 1910'da "Turan" cemiyetinin kurulması sonucunu verdi. 

Macarlar, 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyıl başında Avusturya-Macaristan adını taşıyan bir monarşinin yönetimi altındaydılar. Yani bağımsız değildiler. Bu durumdan kurtulmak için 16-18. yüzyıllar arasında silâhlı ayaklanmalara girişmişler, fakat her defasında yenilgiye uğramışlardı. Ama, 20. yüzyıl başlarında Avusturya-Macaristan monarşisi artık güç kaybetmeye başlamıştı. Avrupa'da, Fransız İhtilâli'nden kaynaklanan milliyetçilik rüzgârları daha kuvvetli esiyordu. Ayrıca Panslâvizm, Pangermanizm gibi akımlar gitgide yaygınlaşıyordu. Bu durumda, Macarlar, bağımsızlıklarını sağlamak için yeni hayat sahaları ve yeni müttefikler arama zorunluluğunu duyuyorlardı. Yeni bir dünya nizamı kurulmalı ve Macarlar bu yeni nizam içinde lâyık oldukları yeri almalıydılar.

Yeni arayışlar, yeni düşünceler ışığında kurulan Turan Cemiyeti, aslında bir bilim araştırma kuruluşuydu. Macarlara akraba olan halkların tarihlerini, edebiyatlarını, kültürlerini araştırmak bu cemiyetin önde gelen göreviydi. İlmî araştırmalar, bu halklarla yakınlık kurulması sonucunu verecek, Macarlar da Turan halklarının önderliğini üstleneceklerdi. Cemiyet, Turancılığı, Macarlıkla eş anlamlı görüyordu. Turan Cemiyeti'nin yayın organı olan Turan dergisindeki bir yazıda bu görüş açıkça belirtiliyordu:

"Cemiyetimiz, en önemli devlerinden biri olarak kardeş milletler arasında birliği sağlamayı ve Turancı birlik bilincinin yaygınlaştırılmasını görüyor. Turancılığın, yani Macar olmanın ilk ödevi bu. Turan ülküsünü öğrenen ve bunu yaygınlaştıran herkes, gelecekteki büyük Macaristan'ın sınırını genişletiyor ve güçlendiriyor demektir".

Macar Turancılığı, çeşitli safhalardan geçerek İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar devam etmiştir. Bu arada siyasî boyutu gittikçe genişlemiş, Turancılığın önde gelen şahsiyeti Pal Teleki, artık bağımsızlığına kavuşmuş olan Macaristan'ın başbakanlığına kadar yükselmiştir. Bu arada, İtalya'da ortaya çıkan Faşizmden ve Almanya'ya hâkim olan Nazizmden bir ölçüde ilham alınmıştır. Kültür araştırmalarının yoğunlaşmasıyla, başlangıçtaki yanlış belirlemelerden de uzaklaşmıştır. Macarların kökeni, artık daha gerçekçi temellere oturtulmaktadır. 1938'de şu görüşler hâkim olmuştur:

"Bizler de Türkler de Hunların çocuklarıyız. Tarihî kayıtlarda biz 'Türk' olarak adlandırılmışız. Bulgarlar da Hun soyundandır. Bizim ilk kralımız olan Ellák Attila'nın oğludur. Kutsal tacımızın alt bölümü Bizans İmparatoru tarafından 'Türkiye'nin kralı Géza'ya' ibaresiyle gönderilmiştir."
Bu, doğru bir tesbitti. Eski Bizans, Arap ve İran kaynakları Macarlardan "Türk" olarak söz ediyordu. Macarları Orta Avrupa'ya getirerek yerleştiren Türk Arpad soyundan Géza, bütün Macarların kralı olup da Hıristiyanlığı kabul edince, Bizans İmparatoru, onu Türkiye'nin kralı olarak tanımıştı. Bu tarih, yaklaşık olarak 970'lere tesadüf etmektedir. Bizans, o tarihte Macar devletini bir Türk devleti olarak kabul ediyordu. Daha sonraki araştırmalar da, Macarların, özellikle Sabar Devleti'nin bünyesinde uzun zaman birlikte yaşadıkları Türklerin geniş ölçüde etkisi altında kaldıklarını göstermektedir. Birçok âdet, gelenek, savaş biçimi, yaşayış tarzı Türklerle aynıdır. Macarca’da bugün bile yaşayan yüzlerce kelime Türkçe kökenlidir, hattâ bazıları aynıdır. Bütün bunlar, Macar Turancılarını, Türklerle akraba kavim olma fikrine götürmüş, kendi köklerinin Avrupa'da değil Asya'da olduğu inancını pekiştirmiştir.

Macar Turancılığı, Turan kavimlerini yanlış teşhis edişi sebebiyle ilmî temele dayanmaktan uzaktı. Japonların ve Çinlilerin, ne Türklerle ne de Macarlarla akrabalıkları vardı. Bu yüzden, bir süre sonra önemini kaybetmiştir. Türk Turancılığı ise çok daha ilmî ve gerçekçi temellere dayandığı için kalıcı olmuş, günümüze kadar varlığını -hem de kuvvetle- sürdürmüştür.
Bizi Google+ üzerinde bulun

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder